Eşyalar ve Digital Göçebelik
Neye sahip olduğumdan çok, nereye sığabildiğim önemli artık.
Okay. Okay. Artık herkes “dijital göçebe” kavramını biliyor.
Ama ben bundan yıllllaaaar önce evden çalışmaya bir türlü alışamayan anne babamın gözünde… şey… adeta “homeless”tım. Evet, teknik olarak bir çeşit home-less sayılabilirim. Ama kendi paramı kazanıyorum ve hayatta kalmayı başarıyorum.
(Daha çok “yıkılmadım ayaktayım modu” çaktırmayın.)
Onların geleneksel çalışma kalıplarına uymadığım için uzun süre yadırgadılar. Aslında sağlam açıklamalar sunuyordum… ama inandırıcı olan argümanlarım değil, COVID’den sonra medyanın bu çalışma şeklini normalleştirmesiydi.
(Buradan bile toplumların ne kadar kolay manipüle edilebildiğini anlayabiliriz aslında.)
İnsanlar artık çeşitli sebeplerden dolayı dünyaya çocuk getirmek istemiyor. Çocuk olmayınca da… e para kendine kalıyor tabii.
(Çocuklu dijital göçebeler de olabiliyor ama sıkla çocuksuz diye tahmin ediyorum.)
E haliyle ev alıp bir yere sabitlenmektense, birkaç ayda bir ülke değiştirip deneyim kazanmak, yeni yerler görmek daha cazip geliyor. Bir kısım insan bunu gerçekten yapabiliyor. Dijital işlerin artması, uzaktan çalışmanın normalleşmesi, bazı işlerin dövizle kazanılabilmesi falan…
Ama işte burada kafam karışıyor.
Bu hayat tarzı gerçekten “özgür seçim” mi, yoksa sistemin önümüze koyduğu bir rota mı? Ekonomik koşullar ev almayı zaten neredeyse imkânsız hale getirdi. Ev almayı geçtim, iyi bir yerde kiraya çıkmak ateş pahası. Haliyle var olan üç kuruşla tropiklerin sıcak kumlarında sürünmek… daha mantıklı kalıyor.
(Sürünmek derken mübalağa yapıyorum tabii.)
Çünkü burada verdiğim kira parasına, orada şirin ve manzaralı bir yer kiralayabiliyorum. Yeni yerler, yeni kültürler, yeni insanlar… Kendi “gerçekliğinden” uzak kalınca her şey daha keyifli geliyor. Biraz da zihnin reset atıyor.
Elbette yolda olmanın bambaşka zorlukları var. Sürekli taşınmak, düzen kuramamak, vize stresi, yalnızlık, sağlık işleri… Seçim dediğin şey de zaten “hangi zorluğu seçiyorum” sorusu. Haydi herkes dijital göçebe olsun demiyorum, sakin.
(Benden ancak haydi herkes halaya olur sadece).
Bu yaşam tarzını benimseyince insan ister istemez “az eşya” politikası güdüyor. Nereye sokacaksın yoksa? Bir şey taşımak dert. Zaten sahne ekipmanları, laptop, kişisel eşyalar derken Sherpa’ya dönüyorum.
Diyeceksiniz: “Evdeki eşyalarla mı geziyorsun?”
İnsanın kendine ait bir yeri olmayınca geride bıraktıklarını depolamak bile ayrı bir masraf, ayrı bir dert. Bir de o depoladığın eşya seni geri çağırıyor. Sanki “yerleş” diye fısıldıyor.
Şöyle insanlara bakınca da benzer bir kayma görüyorum. Yeni nesil de haliyle farklı şeylere yöneliyor. Eski alışkanlıklar kayboluyor. Koleksiyonlar, albümler, falan filan…
Mesela ben eskiden peçete koleksiyonu yapardım. Annemle günlere gidince o cici peçetelerden toplardım. Hatta teyzemden bana peçete koleksiyonu kaldı.
(Ülen bize de aile yadigarı olarak peçete koleksiyonu kalmış. Onu da yaktım zaten. Kaderin mizah anlayışı güçlü.)
Eskiden “bir gün lazım olur”, “bir şey üretirim” diye hiçbir şeyi atmazdım. Ara ara hepsini ortaya serer, yaratıcılığımı zorlardım. Neler yapabileceğimi düşünürdüm.
Şu an kitaplarım bile yük olmaya başladı.
(Konu ile ilgili aşağıdaki yazıyı sonra okuyabilirsiniz.)
Bir yere köklenemeyeceğimi kabullendim. İnanın denedim. Denedim, denedim… çok ağır sonuçları bile oldu. Bazen insan “ben köklenirim” diye kendini zorluyor, ama dünya artık öyle bir yer değilmiş gibi geliyor.
Oysa müze gibi evleri çok severdim. Kendi evimin de müze gibi olmasını isterdim. Obje, hatıra, raf, köşe, bir düzen… Ama bunun için birçok şeyin farklı olması gerekiyordu. Ve o “farklı şeyler” benim kontrolümde değildi.
Şimdi MP3’ler var, e-kitaplar var. Saklanacak sinema biletleri yok çünkü Netflix var. Hatıralar bile dijitalleşti. Anılar bile “bulutta” bekliyor.
Hayat akıyor, her şey değişiyor.
Şikâyet gibi algılamayın. Eşyalarla insan arasındaki duygusal bağı koparması da güzel aslında. Başka bir özgürleştirme sunuyor. Daha hafif bir hayat. Daha az yük. Daha az “sahip olma” kaygısı.
Evim yok ama bir sürü “gidebilme” özgürlüğüm var.
(Vize kanunların izin verdiği kadarıyla. Aahahaha.)
Ayyyyş! Kapatıyorum konu. Suyu çıktı. Ne diyorsunuz? Saçmaladım mı, yoksa sende de var mı bu his?




Biriniz de demiyor ki dijital yazmamışsın 😒 Yazıklar olsun. Hatamı niye yüzüme vurmuyorsunuz benim de?!
😄